BHB Editör
Küresel ısınma artık sadece hava sıcaklıklarını değil, denizlerimizin kaderini de değiştiriyor. Türkiye’yi çevreleyen üç denizde sıcaklıklar rekor seviyelere ulaşırken, bilim insanları özellikle Karadeniz ve Marmara için kritik uyarılarda bulunuyor. Denizlerdeki hızlı ısınma; müsilajdan balıkçılığın çöküşüne, oksijen kaybından halk sağlığını tehdit eden bakterilere kadar birçok riski beraberinde getiriyor.
Karadeniz alarm veriyor
ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Barış Salihoğlu’nun paylaştığı verilere göre, Türkiye’nin en hızlı ısınan denizi Karadeniz oldu. Uzun dönemli ölçümlerde Karadeniz’in sıcaklığı 2,27 derece artarken, yaz aylarında bu artış 3,21 dereceye kadar çıktı.
Akdeniz hâlâ Türkiye’nin en sıcak denizi olmayı sürdürürken, Karadeniz iklim değişikliğine en sert tepkiyi veren deniz olarak öne çıkıyor. Marmara Denizi ise Akdeniz ve Karadeniz arasında yer alan hassas yapısıyla iki sistemin olumsuz etkilerini aynı anda yaşıyor.

Marmara’da “Ölü Bölge” tehlikesi
Uzmanlara göre Marmara Denizi’nde “ölü bölge” riski artık teorik bir ihtimal olmaktan çıktı. Deniz suyunun ısınması, alt tabakalara oksijen taşınmasını zorlaştırırken, kirlilik ve yetersiz arıtma nedeniyle oksijen hızla tükeniyor.
Prof. Dr. Salihoğlu, özellikle derin ve su yenilenmesinin zayıf olduğu bölgelerde canlı yaşamının ciddi şekilde tehdit altında olduğunu belirterek, Marmara’nın ekolojik direncinin alarm verdiğini söyledi.
Karadeniz’de ise sorun daha farklı bir boyutta yaşanıyor. Derin sular zaten doğal olarak oksijensiz olsa da, yaşamın sürdüğü üst tabakanın giderek inceldiği ve canlıların yaşam alanlarının daraldığı ifade ediliyor.
Denizler ısındıkça balıklar değişiyor
İklim değişikliği ve denizlerdeki sıcaklık artışı balık türlerinin dağılımını da değiştiriyor. Soğuk suyu seven türler baskı altına girerken, sıcak suyu seven ve istilacı türler hızla yayılıyor.
Balon balığı ve aslan balığı gibi istilacı türler Akdeniz’de etkisini artırırken, Marmara ve Karadeniz’de plankton yapısındaki değişimler, denizanalarının çoğalması ve küçük pelajik balık popülasyonlarındaki dalgalanmalar dikkat çekiyor.
Uzmanlar, gelecekte balık tezgâhlarında yerli balıkların tamamen kaybolmasının beklenmediğini ancak hangi balığın ne zaman ve hangi fiyatla bulunacağının ciddi şekilde değişeceğini vurguluyor.

Sıcak denizler sağlığı da tehdit ediyor
Deniz suyunun ısınması sadece ekosistemi değil, halk sağlığını da etkiliyor. Sıcak ve acı-tuzlu kıyı sularında bazı zararlı bakterilerin daha kolay çoğalabildiği belirtiliyor.
Özellikle Vibrio bakterileri, uygun çevresel koşullarda insan sağlığı açısından risk oluşturabiliyor. Uzmanlar, sıcaklık artışının tek başına salgın anlamına gelmediğini ancak deniz suyu kalitesi, arıtma sistemleri ve hijyen koşullarının büyük önem taşıdığını ifade ediyor.
ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü’nden Prof. Dr. Zahit Uysal ise yaz aylarında nüfusun arttığı sahil bölgelerinde arıtma kapasitesinin yetersiz kalmasının sağlık sorunlarını beraberinde getirdiğini belirtti. Boğaz enfeksiyonları, mide bulantısı ve benzeri şikâyetlerle sağlık kuruluşlarına başvuruların arttığına dikkat çeken Uysal, özellikle kıyı yerleşimlerinde arıtma altyapısının güçlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Çözüm ne?
Bilim insanlarına göre denizlerin sıcaklığını kısa vadede düşürmek mümkün değil. Ancak denizlerin iklim değişikliğine karşı direncini artırmak için acil önlemler alınabilir.
Önerilen başlıca adımlar şunlar:
- Denizlere ulaşan azot, fosfor ve organik atık yükünün azaltılması,
- İleri biyolojik arıtmanın zorunlu hâle getirilmesi,
- Aşırı avcılığın önlenmesi,
- Deniz koruma alanlarının genişletilmesi,
- Kıyı kirliliğinin azaltılması,
- İstilacı türlerle mücadele edilmesi.
Uzmanlar, özellikle Marmara Denizi’nin artık bir atık alıcı olarak değil, korunması gereken yaşamsal bir ekosistem olarak yönetilmesi gerektiğinin altını çiziyor.
Türkiye’nin denizleri küresel iklim değişikliğinin etkilerini her geçen gün daha ağır hissediyor. Denizleri kurtarmanın yolu ise sıcaklığı değil, insan kaynaklı baskıları azaltmaktan geçiyor. Aksi halde bugün bilim insanlarının dile getirdiği “ölü bölgeler” ve ekolojik çöküş senaryoları, yakın geleceğin gerçeği hâline gelebilir.






